Fıtrattan Rol Çalmak:
Kıymetli okurlarım, hepinize merhaba. Yeni bir haftanın bu ilk gününde sizleri en kalbi duygularımla selamlıyor, huzurlu bir gün geçirmenizi diliyorum.
Bugün gelin, hepimizi yakından ilgilendiren, sokakta ya da evde bir şekilde karşımıza çıkan ortak bir mesele üzerine biraz dertleşelim. Hani insan bazen durup dururken derin bir iç çeker, göğsüne bir ağırlık oturur ya; son zamanlarda etrafıma baktığımda benim içimdeki o huzursuzluk hissi bir türlü geçmiyor. Bilmem siz de farkında mısınız ama televizyonu açtığımızda, sokakta yürüdüğümüzde ya da şu meşhur sosyal medyada gezinirken insan elinde olmadan soruyor: Yahu, bize sahiden neler oluyor?
Çok değil, bir iki nesil öncesine gidin. Her şeyin bir adı, bir yeri, en önemlisi de bir dengesi vardı. Kadın kadındı, erkek erkekti. Her iki cinsiyetin de kendine has bir duruşu, bir zarafeti, bir fıtratı vardı. Bu bir eksiklik ya da ayrımcılık değildi; tam tersine, hayatın, ailenin ve toplumun en büyük zenginliğiydi. Birbirini tamamlayan, birbirine yaslanan iki dünya gibiydik.
Sonra bir gün bir rüzgâr esti… Adına önce “unisex” dediler. Hatırlarsınız, “Kadınla erkek aynı kıyafeti giysin, aynı saç modelini yapsın, aradaki duvarlar kalksın.” diye pazarladılar. İlk başta kulağa masum, hatta özgürlükçü bir moda akımı gibi gelen bu hikâye, meğer bugünkü büyük dönüşümün ilk taşlarını döşüyormuş. Geldiğimiz noktada artık sadece kumaşlar değil; kimlikler, karakterler ve ne yazık ki insan olmanın o doğal dengesi birbirine karıştı.
Bugün etrafımıza baktığımızda ne görüyoruz? Erkekler kadınlara, kadınlar erkeklere benzemek için adeta görünmez bir yarışın içinde. Cinsel tercihler, insanların kendi mahremiyetinden çıkıp gözümüze sokulan, sokaklarda bayraklaştırılan birer kimlik gösterisine dönüştü. Sanki gizli bir el, kadın ve erkek kavramını tamamen ortadan kaldırıp hepimizi tek bir tornadan çıkmış gibi “cinsiyetsiz” bir kalıba dökmek istiyor.
Peki, bizi nereye götürüyor bu yol? Sınırların bu kadar flulaştığı, her şeyin birbirine karıştığı yerde ne düzen kalır ne de iç huzuru. Kadınlığın o kendine has şefkatini ve zarafetini, erkekliğin o yapıcı ve koruyucu gücünü yok ettiğimizde elimizde insana dair ne kalacak? Aile dediğimiz o güvenli liman sarsılırsa, bizi fırtınalardan kim koruyacak?
Buradan hepimize, en çok da anne ve babalara seslenmek istiyorum. Küresel markaların, ekranlardan üstümüze akan algıların bizi kendi özümüzden, biyolojik ve insani gerçeğimizden koparmasına izin vermeyelim. Modernlik adı altında önümüze konan bu tek tipleştirme dayatmasına karşı gözümüzü açık tutalım. Evlatlarımıza kadın olmanın da erkek olmanın da kendi içinde ne kadar kıymetli ve özel olduğunu yeniden anlatalım.
Unutmayalım; hayatın güzelliği kadın ve erkeğin farklılığında ve bu farklılığın doğurduğu o muazzam dengede saklıdır. Bu dengeyi bozarsak, yarın sığınacak bir yuvamız, tutunacak bir toplumumuz kalmayabilir. Yol yakınken gelin, birbirimize ve özümüze sahip çıkalım.
Sağlıcakla kalın.

Yorum yaz
Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.