Selamlar gönlü güzel dostlar…
Bazen durup düşünüyorum: Biz ne ara bu kadar kalabalık olup da bu kadar yalnız olduk?
Eskiden apartman kapısı çalınca “Kim o?” demeden açardık.
Şimdi kapı çalınca önce kalp hızımız artıyor, sonra perde aralanıyor…
Sanki ev değil de banka kasası koruyoruz.
Beton yığınlarının arasında sıkışmışız.
Hayat dediğin zaten hızlı…
Ama biz hızlandıkça bir şeyi kaybettik: Birbirimizi.
Yan komşunun adını bilmiyoruz.
“Aç mı, tok mu, hastası var mı?” hiç sormuyoruz.
Ama bakın…
Ben mesela evden çıkıp girerken apartmandaki elektrik-su-doğalgaz saatlerine gözüm takılır.
Kesilmiş mi?
Borcundan dolayı mı kesilmiş?
Oradan yola çıkarım… “Acaba maddi sıkıntı içinde mi?” diye düşünürüm.
Hani bazen bir faturanın kesilmesi bile insanın hayatındaki en sessiz çığlıktır ya…
Kimse duymaz ama evin içi buz gibi kalır.
Biz böyle işte…
Yan yana yaşıyoruz ama birbirimizin acısını çoğu zaman ancak “saatten” anlıyoruz.
Ama bir bakıyorsun…
Dünyanın öbür ucundaki bir acıya gözümüz doluyor.
Kötü mü? Hayır.
Aksine… Çok güzel bir şey bu.
Ama işte insanın aklına takılıyor:
Bir tık ötedeki komşuya kör, bin kilometre ötedeki acıya aşırı duyarlı…
Bu nasıl bir hâl?
Yakını görünce sorumluluk başlar.
Uzak olunca “zaten bir şey yapamam” bahanesi devreye girer.
Çünkü insan bazen içinden şöyle geçiriyor:
“Az ötedekini görürsem yardım etmek zorunda kalırım…
Ama uzaktaki zaten uzakta…
Ne yapabilirim ki?”
Sonra da işin en kolay kısmını yapıyoruz:
Vicdan rahatlatma…
Bir üzülme…
Bir paylaşma…
Bir “ah vah”…
Hepsi bu.
Biz komşuyu görmüyoruz…
Ama sosyal medyada “İnsanlık öldü.” diye paylaşıp duruyoruz.
Hatta o kadar üzülüyoruz ki; üzüntümüzün bile fotoğrafını çekip paylaşacak seviyeye geldik.
Duygularımız bile artık “hikâye” oldu.
Eskiden iyilik sessiz olurdu.
Şimdi iyilik… Biraz bağırarak yapılıyor:
“Bak ben yaptım ha!”
“Görün bunu!”
Hatta bazen insanın içinden diyesi geliyor:
“İyiliğin altına yorumlar açık mı abla?”
Yanlış anlamayın…
Dünyanın acısına kayıtsız kalmak insanı taş yapar.
Ama sadece oraya bakıp dibimizi unutmak da başka bir taşlaşma.
Mesela…
Bir apartmanda aynı merdiveni çıkıyoruz.
Aynı asansöre biniyoruz.
Aynı duvarların içindeyiz.
Ama birbirimize gelince… Sanki herkes “görmezden gelme” yarışında.
Asansörde göz göze gelmemek için tavana bakıyoruz.
“Günaydın.” demek zor geliyor.
O iki kelime sanki krediyle satılıyor.
Halbuki; insanın bazen tek ihtiyacı şudur:
Bir selam..Bir hâl hatır.
Bir “nasılsın?”..Bir de “bir şeye ihtiyacın var mı?”
Ama biz bunu unutmuşuz..Şimdi değerlerimiz değişti mi?
Değişti. Hem de öyle böyle değil…
Bazı değerlerimizi kaybetmedik; resmen sessize aldık.
Vicdan var… Ama titreşimde.
Merhamet var… Ama bataryası düşük.
Komşuluk var… Ama güncelleme bekliyor.
Ve en acısı şu:
Bazen içimizden iyilik yapmak geliyor ama… “Millet ne der?” korkusu geçiyor önümüze.
Bakın, acayip bir çağdayız:..İyilik yapınca bile çekiniyoruz.
Ama kötülük görünce… Alışıyoruz.
İnsanı bu bitiriyor.
Bir de şu var…
Biz acıya üzülüyoruz ya…
Bazen gerçekten üzülüyoruz.
Bazen de sadece “üzülmüş gibi” yapıyoruz.
Çünkü çağımız gösteri çağı.
Hatta üzülmek bile performans:
Üzül.. Paylaş..Etkileşim al..
İşte burada korkuyorum.
Çünkü duygularımız bile sahneye çıkınca, içimiz boşalıyor.
O yüzden soruyorum dostlar…
Biz değerlerimizi kaybetmedik belki…
Ama üzerini tozlandırdık.
Hadi gelin…
Bir günlüğüne bile olsa…
Telefonu biraz bırakalım.
Bir kapı çalalım.
Bir selam verelim.
Belki dünyayı hemen değiştiremeyiz…
Ama aynı apartman da insan kalabiliriz.

+ There are no comments
Add yours