İnsan, dünyaya gözünü açtığı an başlar savaşa…
Bazen açlıkla, bazen yoklukla, bazen yalnızlıkla…
Ama çoğu zaman kimsenin görmediği bir yerde: kendi içinde.
Dışarıdan bakınca hayat, sıradan bir koşu gibi görünür.
Oysa herkesin içinde sessiz bir cephe vardır.
Ve o cephede yenilmek, çoğu zaman dışarıda yenilmekten daha ağırdır.
Biz yaşamaya doğumla başlarız; mücadele etmeye de doğumla…
Ta ki bize biçilen ömür bitip ruhumuz bedenimizi terk edene kadar.
Peki; bu savaş nerede ve neden başladı?
Klasik ve bilinen bazı inanışlara göre (efsane), bu mücadele Habil ile Kabil kardeşlerle başladı. Ne uğruna idi bu savaş, bu kavga, bu kırılma? İşte tam da burada başlıyor insanlığın ve insanın bitmeyen, bitmeyecek olan iç ve dış savaşları.
Temeli nedir diye sorarsak; cevap çoğu zaman tek kelimede saklıdır:
Benlik…
Bencillik…
Daha fazla güç…
Daha fazla lüks hevesi…
Daha çok sahip olma arzusu…
Ve en çok da, bir türlü dinmeyen o iç ses:
“Biraz daha…”
Benlik Dürtüsü
Herkesin içinde küçük bir “Kabil” var.
Kimi onu terbiye ediyor, kimi ona megafon veriyor.
Herkesin içinde bir ses…
“Ben hak ediyorum!”
Ama kimse sormuyor:
“Neyi hak ediyorsun kardeşim? Sakin…”
İşte mesele de bu…
Bütün savaşlar dışarıda zannediliyor.
Oysa insanlığı yoran şey, dış düşman değil…
İçimizdeki doymayan “ben” duygusu.
Ne zaman ki insan “yetinmeyi” öğrenir, işte o zaman barış başlar.
Ama kolay mı?
Değil…
Çünkü insanın en zor savaşı, başkasını yenmek değil; kendi içindeki açlığı yenmektir.
Her gün büyüyen hırsı…Durmadan isteyen egosu…
“biraz daha” diye fısıldayan benliği…
Nice insan hayatı boyunca dışarıda düşman arar; oysa en büyük düşman çoğu zaman aynadaki kişidir.
Ve insan kendine yenildikçe, dünyaya da yenilir…
Kavgalar büyür… Kırgınlıklar artar… Huzur azalır…
Belki de gerçek zafer; daha çok kazandığımız gün değil,daha az şeye ihtiyaç duyduğumuz gün başlayacaktır.
Çünkü içimizde barış yoksa,dışarıda kurduğumuz hiçbir düzen gerçekten huzur getirmez…

+ There are no comments
Add yours