KAMUS NAMUSTUR

Paylaşmak Güzeldir..

“Kamus (sözlük) namustur. Kamus, bir milletin hafızasıdır” der büyük mütefekkir Cemil Meriç.

Ancak ne yazık ki günümüz insanında gitgide kelime haznesi azalması yaşanmaktadır. Bu köşede,

karıştırılan kelimelere değinecek, yazım yanlışlarına işaret edecek, sözcüklerin kökenlerine inmeye

çalışacağız.

Kelime cahillikleri konusunda özellikle gençler suçlansa da aslında sorun daha genel. İleri yaştakilerin de hatta eğitim seviyesi yüksek olanların da sözcük bilgisi tazelenmelerine ihtiyacı bulunmakta. Misal, bir milletin, kendi İstiklal (bağımsızlık) Marşı’nın sözlerinin manasını bilmemesi ne kadar acıdır. Bugün kaç kişi, “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” dizesindeki ‘izmihlal’in ‘yıkılma, yok olma, çökme’ anlamına geldiğini biliyor acaba?

Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde geçen ‘dalâlet’ kelimesi yerine bilmeden ‘delalet’i kullanan çok insan var. “Memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler..” derken Atatürk, dalâlet yani sapıklıktan bahsediyor. ‘Dalâlet’ doğru yoldan ayrılma, sapkınlıktır. Fatiha suresinin sonunda (bizi doğru yola ilet ayetinden sonra) “Gayri’l mağdubi aleyhim veleddallin (ve la-d-dallin)” ile (Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil) buyrulmaktadır.

‘Delil’ kelimesini herkes bilir, kanıttır, gerçeğe ulaştıracak izdir, emaredir. ‘Delalet’ ise deliller, delil

olma, işaret etme, aracılık yapma anlamındadır, ya da yol gösterme, rehberlik manasına gelir. ‘Delalet etmek’ birisine yol göstermek, yardımcı olmak, kılavuzluk yapmaktır.

Ne demişler? “Delaleti bilmeyen, dalâlete düşer..”

Yine karıştırılabilen 2 kelime, zede ile zâde…

İkisi de Farsça kökenlidir.

‘Zede’ zedelenmekten anlaşılabileceği gibi ‘zarar görmek’ anlamındadır. Depremzede, depremden zarar görmüşe denir. Benzeri şekilde felaketzede, afetzede, kazazede, bankerzede kelimeleri vardır.

‘Zâde’ ise oğul, soy, aile, doğmuş gibi manadadır. ‘Asilzâde’ asil soylu anlamına gelir. ‘Şehzâde’ şahın soyundan demektir. Beyin oğluna ‘beyzâde’ denir. Amca oğulları için de ‘amcazâde’ kullanımı bulunmaktadır. Bir de ‘zâdegân’ vardır ki, çoğuldur ve soylular, elitler, asil aile anlamına gelir.

‘Halef’ ile ‘hilaf’ı da karıştırmamalı. Halef, halifeden anlaşılacağı gibi ‘arkadan gelen’ demektir.

Halef’in öncesi ise seleftir. Hazreti Ebubekir’den sonra Hz. Ömer halife olmuştu. Yani Hz. Ömer halef, Hz. Ebubekir de onun selefi idi.

‘Hilaf’ ise zıttı, aykırı, yalan anlamlarındadır. ‘Onun rızası hilafına bir şey yapmam’ onun zıttına,

ona karşıt olarak, onun razı olmayacağı bir şey yapmam demektir. ‘Hilaf olmasın’ denildiğinde de ‘yanlış-yalan olmasın’ kastedilir. ‘Hilafet’ ise az önceki halef ile ilintili, yani halifelik manasına gelir. ‘Hilaf-ı hakikat’ de gerçek dışı demektir.

Yazıyı güzel bir anekdotla bitirelim: “İnsanlar kıyafeti ile karşılanır, fikirleri ile uğurlanır” derler.

Mehmet Akif Ersoy, bir gün hasta halde yatmaktadır. Evine ‘geçmiş olsun’a ziyaretçiler gelmektedir. Son gelen kişi kıyık kıyafeti düzgün, kerli ferli, belli bir makam sahibi gibi görünen bir adamdır. Akif, tanımadığı bu şahsın önemli biri olduğunu düşünerek ayaklarını toparlar, oturur vaziyete geçer. Misafir ‘geçmiş olsun’ dileklerinden sonra “Efendim size sormak istediğim bir sual var. Gelmişken sorayım. Gökkuşağının altından geçen erkek kadına, kadınlar ise erkeğe dönüşüyormuş. Peki hünsalar ne oluyor??” der. (Hünsa, doğuştan çift cinsiyet özellikleri olan)

Akif, bu saçma ve boş sorudan sonra ayaklarını yeniden uzatır ve yatar vaziyete geçer… “Efendi

bunlar boş şeyler.. Hiç gökkuşağının altından geçilebilir mi? Ya da hiç öyle cinsiyet değişikliği olur mu?” demiş mi, dememiş mi bilmiyoruz ama şunu biliyoruz: İnsanın sorduğu soru da onun kalitesini ve kültür-eğitim seviyesini ele verir…

You May Also Like

More From Author

+ There are no comments

Add yours