Paylaşmak Güzeldir..

Tarihe şöyle bir bakıyoruz…

Geçmişte yaşanan savaşlara, yıkımlara, zulümlere, gözyaşlarına bakıyoruz. İnsanların birbirine yaptığı kötülükleri görüyoruz. Kimi zaman bir şehrin yerle bir oluşunu, kimi zaman çocukların gözyaşlarını, kimi zaman da bir insanın yalnızca farklı düşündüğü için nasıl yok edildiğini okuyoruz.

Sonra kitabı kapatıyoruz.

Ve hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi…

Oysa tarih, sadece geçmişte kalmış olayların toplamı değildir. Tarih, insanın kendisine tutulmuş kocaman bir aynadır.

Ama nedense aynaya bakıyoruz da kendimizi görmüyoruz.

Kur’an’da Yâsîn Suresi 62. ayette çok çarpıcı bir soru sorulur:

“Nitekim o şeytan sizden nice nesilleri saptırdı. Hiç aklınızı kullanmıyor muydunuz?”

İnsanın içine dokunan bir soru bu.

Hiç akletmiyor musunuz?

Yani sadece görmek yetmez.

Sadece duymak yetmez.

Sadece bilmek de yetmez.

Anlamak gerekir.

Çünkü insanın gözleri açık olup da hakikate kör olabilir. Kulakları duyup da gerçeği işitmeyebilir. Kitaplar okuyup yine de aynı yanlışı yapabilir.

Bugün dünyaya bakıyorum…

Savaşlar bitmiyor.

Çocuklar ölüyor.

İnsanlar yurtlarından ediliyor.

Birileri zenginleşirken birileri ekmek derdine düşüyor.

İnsan, insanı diliyle, diniyle, mezhebiyle, düşüncesiyle, memleketiyle ayırmaya devam ediyor.

Üstelik bütün bunları yaparken bir de kendimizi çok akıllı sanıyoruz.

Teknolojimiz var.

Bilgisayarlarımız var.

Yapay zekâmız var.

Uzaya araç gönderiyoruz.

Ama komşumuzun derdini görmüyoruz.

Bir annenin gözyaşını anlamıyoruz.

Yanı başımızdaki insanın yalnızlığını fark etmiyoruz.

Bunca bilgiye rağmen neden bu kadar az anlıyoruz?

Asıl soru belki de budur.

Çünkü akıl yalnızca hesap yapmak değildir.

Akıl; yanlışı görünce durabilmektir.

Akıl; güçlü olduğunda zayıfın hakkını yememektir.

Akıl; geçmişte yapılan hataları tekrar etmemektir.

Akıl; “Ben haklıyım.” demeden önce, “Ya ben yanılıyorsam?” diyebilmektir.

Tarihe bakıyoruz.

Savaşları görüyoruz.

Zulümleri görüyoruz.

İmparatorlukların yükselişini ve çöküşünü görüyoruz.

İnsanların hırs uğruna birbirini nasıl tükettiğini görüyoruz.

Ama sonra aynı hırsla, aynı kibirle, aynı öfkeyle yeniden yola çıkıyoruz.

Peki biz tarihten ne öğrendik?

Belki de en acı tarafı burada.

Tarihi değiştirmeye çalışıyoruz.

Geçmişi kendi işimize geldiği gibi anlatıyoruz.

Kimi zaman bir zulmü kahramanlık, kimi zaman bir ihaneti başarı, kimi zaman da bir felaketi sıradan bir olay gibi gösteriyoruz.

Oysa gerçek değişmez.

Üzerini örtebilirsiniz.

Unutturmaya çalışabilirsiniz.

Kitaplardan çıkarabilirsiniz.

Ama insanlığın hafızasından silemezsiniz.

Çünkü tarih bir gün yeniden sorar:

“Bunca şey yaşandı, siz hiç mi ders almadınız?”

İşte tam burada insanın kendi içine dönmesi gerekiyor.

Başkalarını suçlamadan önce kendimize bakmamız gerekiyor.

“Onlar neden böyle?” demeden önce,

“Ben ne yapıyorum?” diye sormamız gerekiyor.

Çünkü dünya dediğimiz yer, aslında hepimizin yaptığı küçük seçimlerin büyümüş hâlidir.

Bir insanın kalbinde başlayan öfke, bir aileye yayılır.

Bir ailenin içindeki kırgınlık topluma taşınır.

Toplumdaki nefret büyür, sınırları aşar.

Sonra karşımıza savaş olarak çıkar.

Bu yüzden belki de dünyayı değiştirmek için önce insanın kendisine dönmesi gerekiyor.

Biraz daha az öfke…

Biraz daha fazla merhamet…

Biraz daha az kibir…

Biraz daha fazla vicdan…

Ve en önemlisi:

Biraz daha fazla akıl.

Çünkü bize sorulan soru bugün de aynı:

Hiç akletmiyor musunuz?

Belki de artık bu soruyu başkasına değil, kendimize sorma zamanı.

Çünkü insanın gerçek sınavı, ne kadar bildiği değil;

bildiğiyle ne yaptığıdır.

Ve unutmayalım…

Akıl, insanı sadece doğruyu bulmaya değil, bulduğu doğrunun gereğini yapmaya da götürür.

Yoksa görürüz, duyarız, okuruz, konuşuruz…

Ama yine aynı hataları yaparız.

İşte o zaman geriye tek bir soru kalır:

*“Bunca şeyi gördükten sonra… Hâlâ akletmiyor muyuz?”*

You May Also Like

More From Author

+ There are no comments

Add yours